KDV’den istisna olan teslim ve hizmetlerde tevkifat söz konusu olmaz... Fatura düzenleme ve amortisman ayırma sınırı 2017 yılı için 900-TL'dir ... İndirimli orana tabi işlemlerden doğan KDV iade taleplerinde iade konusu yapılamayacak kısım 2017 yılı için 21.400-TL.dir ... Gelir Vergisinden istisna kıdem tazminatı tavanı 01.01.2017-30.06.2017 döneminde 4.426,16-TL.dir ... Hizmet süresi ne olursa olsun 18 yaşından küçük 50 yaşından büyük işçilerin yıllık izin hakları 20 gündür...
TMS/TFRS   |   SPK Mevzuatı   |   Vergi Mevzuatı   |   SGK Mevzuatı 
Euro Bölgesi Dağılıyor Mu?
Öğr. Gör. Dr. Halit Fikir

01.10.2012           

Avrupa Birliği’nin günümüzdeki yapısına kavuşması yaklaşık 60 yıllık bir süreye tekabül etmektedir. Bu süre zarfında üye sayısı 27’ye yükselmiş, 2009 yılında yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması ile Avrupa Birliği’nin karar alma mekanizmalarındaki tıkanıklıkların giderilmesi, Birliğin daha demokratik ve etkili işleyen bir yapıya kavuşması hedeflenmiştir.

Nihayetinde, 1950 yılından bu yana yapılan düzenlemeler ve imzalanan antlaşmalar ile Avrupa içerisinde siyasi ve ekonomik bir birliktelik yaratılmaya çalışılmaktadır. Bu çerçevede 1 Kasım 1993 tarihinde yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması, diğer adıyla Avrupa Birliği Antlaşması, çok kritik bir öneme sahip bulunmaktadır. Çünkü bu antlaşma ile birlikte üye devletlerin uymaları gereken bir çok ekonomik kriter getirilmiştir.

Maastricht Anlaşması ile Ekonomik ve Parasal Birliğin (EPB) aşamaları, bu süreçte izlenecek ekonomik ve parasal politikalar ile bunların gerektirdiği kurumsal değişiklikler ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler çerçevesinde EPB’nin son aşamasına geçiş öncesinde, üye ülke ekonomileri arasındaki farklılıkların giderilebilmesini sağlayabilmek amacıyla bazı makro büyüklükler açısından yakınlaşma kriterleri tespit edilmiş ve bunlara uyulmaması durumunda yaptırımlar belirlenmiştir.

Maastricht Kriterleri olarak bilinen bu koşullar özetle şöyle sıralanmaktadır;

a) Toplulukta en düşük enflasyona sahip üç ülkenin yıllık enflasyon oranları ortalaması ile, ilgili üye ülke enflasyon oranı arasındaki fark 1,5 puanı geçmemelidir.

b) Üye ülke devlet borçlarının GSYİH’sına oranı %60’ı geçmemelidir.

c) Üye ülke bütçe açığının GSYİH’sına oranı %3’ü geçmemelidir.

d) Herhangi bir üye ülkede uygulanan uzun vadeli faiz oranları 12 aylık dönem itibariyle, fiyat istikrarı alanında en iyi performans gösteren 3 ülkenin faiz oranını 2 puandan fazla aşmayacaktır.

e) Son 2 yıl itibariyle üye ülke parası diğer bir üye ülke parası karşısında devalüe edilmiş olmamalıdır.

Söz konusu düzenlemelerin üzerine, bir de “Euro Bölgesi” oluşturulmuş, 1 Ocak 2002 tarihinden itibaren de “Euro” tedavüle girerek piyasalarda kullanılmaya başlanmıştır. Parasal birlik, üye ülkelerin ulusal paralarının sabit bir kurla, geri dönülemez bir şekilde, birbirine bağlanması, üye ülkelerin tek para kullanması ve tek bir Merkez Bankası oluşturularak para politikalarının da bir merkezden yürütülmesini amaçlamaktadır. Bu bilgiler ışığında, birlik üyesi ülkelerin para politikaları ile döviz kuru politikalarının birbirinden bağımsız olamayacağı, hepsinin tek bir merkezden yürütüleceği anlaşılmaktadır.

Bu düzenlemelerin sonucunda ortaya çıkması planlanan olası gelişmeler aşağıdaki gibi sıralanabilir;

a) Kurlara ilişkin istikrarsızlık ve belirsizliklerin giderilmesi,

b) Yatırım ve mal ticareti üzerinde olumlu etkilerin görülmesi,

c) İşlem maliyetlerinden tasarruf edilebilmesi,

d) Paranın işlevlerini daha iyi yerine getirebilmesi,

e) Tek merkez bankası sayesinde birlik içerisinde fiyat istikrarının daha kolay sağlanabilmesi.

1980’li yıllardan itibaren tüm dünyada küreselleşme ve liberalleşme hareketleri hızlanmış, bu süreç ekonomilerin birbirleri ile ilişkilerin daha da girift hale gelmesine neden olmuştur. Ekonomilerde yaşanılan bu serbestleşme süreci onları birbirine daha bağlı ve bağımlı hale getirmiştir.

Avrupa Birliği üyesi ülkeleri için ekonomik ve parasal birliğin pek çok olumlu sonuçlar doğurması beklenirken, günümüzde karşılaşılan tablo durumun pek de öyle olmadığını göstermektedir.

Son yıllarda yaşanan küresel durgunluğun da etkisi ile AB üyesi pek çok ülke çok ciddi sıkıntılarla burun buruna gelmeye başlamıştır. Birliğin en büyük ülkesi olan Almanya’da bile ekonomik büyüme durma noktasına yaklaşmış, işsizlik seviyesi ise aksine yükselmiştir. Ekonomik durum, AB’nin daha küçük ölçekli üyelerinde daha da vahim hale gelmiştir. İspanya, Portekiz, İrlanda gibi pek çok ülke ciddi sıkıntılarla karşılaşmamak için en yakın zamanda radikal önlemler almak zorunda kalacaktır. Yunanistan ise, yapılan son yardımlarla iflasın eşiğinden dönmüş, makineye bağlı olarak yaşatılan bir hastaya benzemektedir.

Söz konusu sistemin hangi ülkelerin lehine bir durum yarattığı ayrı bir yazı konusu olmakla birlikte, var olan birlik üyelerinin geneli üzerinde pek de olumlu etkiler yaratmadığı aşikârdır. Ekonomilerdeki büyüme hızlarının yavaşladığı, işsizlik düzeylerinin yükseldiği, gelir dağılımlarının daha da bozulduğu bir ortamda toplumsal refahtan bahsedilemeyeceğine göre, sistemin acilen ciddi bir özeleştiri getirmesi kaçınılmazdır.

Esas itibariyle sorunun kaynağı çok basittir. Her şeyden önce ekonomi bilimi, laboratuar ortamında türetilen denklemlerle izah edilemeyecek sosyal bir bilimdir. Doğal olarak, tasarlanan modellerin veya sistemlerin beklenilen sonuçları doğurması üyelerin sosyoekonomik yapıları ile doğrudan ilişkilidir. Mükemmel olmayan piyasa sistemlerinin devlet müdahalesi olmaksızın mükemmel sonuçlar doğurması da beklenemez. Devletlerin, ekonomilerinde yaşanılan sorunları çözmek adına kullanabilecekleri iki temel politika vardır.

Birincisi; ulusal para, döviz ve faiz oranlarını çeşitli araçlarla etkileyerek yaşanılan sorunlara çözüm üretmeye çalışan para politikasıdır. Avrupa Birliğinde parasal birlik uygulamasının başlaması ile üye devletlerin elinden bu güç alınmıştır. Günümüzde, para politikası tek bir merkezden AB Merkez Bankası aracılığı ile yönetilmektedir. 27 üye devletin birbirinden farklı ekonomik sorunlara sahip oldukları düşünüldüğünde, her üye devletin sorunlarını çözebilecek bir para politikasının uygulanması da mümkün değildir. Seçilen bir para politikası, birkaç ülke için olumlu sonuçlar doğururken, diğerleri için var olan sorunların daha da artmasına neden olacaktır.

İkincisi ise, devletin ekonomiye kamu harcamaları ve vergilerle çeşitli müdahalelerde bulunduğu maliye politikasıdır. Bilindiği üzere, ekonomik serbestleşme düzeyi yükseldikçe maliye politikalarının etkinliği zayıflamaktadır. Bu durumun üzerine, Gümrük Birliği, Maastricht Kriterleri ve AB’de uyum sürecinde yapılan düzenlemeler ile devletlerin ellerinde kalan tek güç olan maliye politikası araçları daha da zayıflamıştır. Doğal olarak, üye ülkeler ellerindeki zayıflatılmış ve sınırlandırılmış maliye politikaları ile kendi sorunlarına çözüm üretemez hale gelmişlerdir. Avrupa Birliği içerisinde var olan bölgesel farklılıkların ortadan kaldırılması için uygulanan yapısal fonların da bu çerçevede hızlı bir çözüm üretmesi mümkün görünmemektedir.

Sonuçta yaptığım analize göre, var olan sistemin devamı arzu ediliyorsa, Avrupa Birliğinin önünde iki seçenek bulunmaktadır. Birincisi; “tam birlik” süreci olağanüstü şekilde hızlandırılmalı, çok geçmeden siyasal sınırlar da kaldırılmalı ve “Avrupa Birleşik Devletleri” kurulmalıdır. Bu seçenek, gerçekleştirilmesi hiç de kolay olmayacak ütopik bir alternatif gibi durmaktadır. İkinci seçenek ise, parasal birlikten derhal vazgeçilmeli, her ülkenin kendi özgün sorunlarına kendi çözümlerini üretebilmeleri için para politikası araçları kendilerine iade edilmelidir.

Nihayetinde, Avrupa Birliğinin günümüzdeki yapısı sürdürülebilir olmaktan uzak bir hal almaya başlamıştır.